KENDİNİZİ BAZEN ANNA KARENİNA BAZEN BİR NAZIM HİKMET DİZESİ GİBİ HİSSEDECEKSİNİZ… – MOSKOVA

Son zamanlarda bayram tatillerini ailecek geçirmek gibi bir karar aldık, annem herkesle ayrı ayrı konuşup fikrini alır ancak herkes farklı bir yer söylediği için bambaşka bir rota çizilirdi. Ancak Rusya seyahati öncesinde bir ilk yaşandı, kardeşim de ben de birbirimizden habersiz Rusya’yı istemişiz, annem de bizden yana oy kullandı ve böylece oy çoğunluğuyla rotamız belli oldu. Aile tatiline pek uygun bir yer değil gibi gözükse de aksini kanıtlamak üzere ilk durağımız olan Moskova’ya düştük yola…
Uçaktan iner inmez Rusya’da olduğunuz anlaşılıyor, her taraf her biri birbirinden güzel kadınlar ve onları izleyen meraklı gözlerle dolu:) Sadece erkeklerin değil kadınların bile gözlerini alamadığı bu güzel kadınlar… Ama onları görüp moral bozmak ya da dikkat dağıtmak yok. Biz yılların demir perde ülkesi, ihtişamlı Rusya’yı gezmeye, yemeklerini tatmaya geldik. İlk olarak Moskova’ya geldik, geniş caddeleri, kominizim döneminden kalma birbirinin neredeyse aynısı olan binaları ve bütün ihtişamı ile insanı etkisi altına alan Moskova sokaklarında insan kendini bir anda 1900’lü yıllarda gibi hissediyor. Her sokağı, her köşesi sanat, tarih, edebiyat kokuyor Moskova’nın. Eğer detayları kaçırmamak istiyorsanız pür dikkat gezmeniz gerekiyor sokaklarda. Bir tarafta Puşkin’in zamanının çoğunu geçirdiği Puşkin Cafe, diğer tarafta insanı bir anda büyüleyen Kremlin Sarayı. İnsan kendini bazen Anna Karenina, bazen mavi gözlü devin mezarı başında ağlayan Piraye, ya da Arbat caddesinde yürürken bir romanın başkahramanı hissetmekten alıkoyamıyor. Her köşesi ayrı bir hikâye, ayrı bir yaşanmışlık gizliyor Moskova’nın. Her köşede oturup ayrı bir hayale dalmak kaçınılmaz oluyor. IMG_0268Bu gezide en çok etkilendiğim, beni geçmişe götüren, hayallere daldıran anlardan biri kuşkusuz Nazım Hikmet’in mezarını ziyaret etiğim andı. Üzerine konulan çiçekleri, bırakılan notları okudukça içimden bir şey koptu sanki. Yaşama Dair şiirinden, ‘‘Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için yaşamak, yani ağır bastığından…’’ dizeleri geldi aklıma, umut dolu, hayat dolu dizeleri, Piraye’ye olan aşkı, tüm yaşadıklarına rağmen duyduğu yaşam sevinci geldi gözümün önüne, içim buruk gözlerim dolu ayrıldım mezarı başından. Beni etkileyen bir diğer yer ise kristal avizelerle süslü devasa Moskova metrosu. Yerin oldukça derinine normalden daha hızlı ilerleyen yürüyen merdivenlerle ilerleniyor, savaş zamanı sığınak olarak da kullanılan bu yeraltı metrosu başlı başına bir kasaba olabilecek büyüklükte.
Bunca güzelliğin arasında kaybolduğumdan yemek yemeyi ikinci plana attığım yegâne tatil oldu desem abartmış olmam herhalde. İkinci plana atmış olsam da asla vazgeçmedim tabi ki. Ancak yemeklerle ilgili ilk olarak söylemek istediğim şey porsiyonların küçüklüğü, incecik Rus kızlarına göre ayarlanmış tabaklarda azıcık servis edilen, bir tabakla asla doyamadığımız yemekler. İtiraf etmek gerekirse yemeklerini tattıktan ve porsiyonlarını gördükten sonra Rus kızlarının neden bu kadar zayıf olduklarını anlamak pek de zor olmadı aslında:) Rusların en sık yedikleri ve belki de en çok bilinen yemeği olan Borç çorbası. Neredeyse her yerde bulabileceğiniz bu çorba hem sağlıklı hem lezzetli. Ana malzemesi lahana olan bu çorbanın içerisine pancar konularak hafif kırmızı bir renk alması sağlanıyor, bazı yerlerde üzerine bir parçacık taze ve lezzetli rus kreması konularak servis ediliyor. Moskova’da denediklerim içerisinde en beğendiğim kesinlikle Puşkin Cafe’de sunulandı, hem şık hem de doyurucu bir boyuttaydı:) Yine aynı yerde denediğim şaraptan yola çıkarak söyleyebilirim ki yerel Rus şarapları da kesinlikle denemeye değer, beklenmedik derecede lezzetli ve hafif bir içimi var. Ancak açıkça söylemek gerekirse Moskova yemek kültürü açısından beni pek etkilemedi, asla bir sonraki yazıma sakladığım St. Petersburg olamaz.DSCF1218
Moskova’daki restoranlar ve kafeler çoğunlukla belli başlı ülkelerin popülerleşmiş yemeklerini alıp menülerine koymuş, mesela ‘Greek salad’ (aslında bizim çoban salatasının peynirlisi gibi düşünülebilir) oldukça yaygın. Onun haricinde sushi’nin popülerliği açıkça görülüyor. Hemen hemen her yer de Japon restoranı olsun olmasın sushi bulmak mümkün, lezzetli mi diye soracak olursanız bence pek sayılmaz ama yenmeyecek gibi de değil. Patateslerin tazeliği ve güzelliğinden olsa gerek patatesle yapılan yemekler son derece lezzetliydi, tıpkı çocukluğumda yediğim Afyon’dan gelen nefis patatesler gibiydi. Minik konserve kutularında satılan kremalar kuşkusuz tek geçeceğim yemek deneyimimdi. Pastanın üzerine sürmeyi bir kenara bırakın kutusuyla önüme alıp kaşık kaşık yiyebilirim. Hayatımda yediğim en hafif ve en lezzetli krema, tabi ki dayanamadım ve alıp eve de getirdim. Bu eşsiz lezzetle yaptığım pastalardan aldığım tepkiler gösterdi ki krema kesinlikle mükemmeldi, çünkü tadan herkesten de tam not aldı.
Gezmeye, görmeye, keşfetmeye meraklı herkesin mutlaka görmesi gereken bir ülke bence Rusya, aldığı onca darbeye, geçirdiği onca savaşa rağmen her köşesi tarihin izlerini taşıyor, hem de hiç tahrip edilmemiş olarak, bütün yaşanmışlıklarıyla yeniden keşfedilmeyi bekliyor. Eğer siz de kendinizi bir roman karakteri ya da Bolşoy’da bir balerin ya da balet gibi hissetmek istiyor, bir süre de olsa masallar alemine dalmak, kitapların tozlu sayfaları arasında kaybolmuş olarak yaşamak istiyorsanız kesinlikle Moskova’ya gitmelisiniz.
Temmuz 2012